siz nasıl bir koca arıyorsunuz
Kadın ekranda. Kadın bir evlilik programında. Kadın kırk dokuz- elli yaşında. Kadın ev hanımı ve bundan böyle de çalışmamaktan yana.. Kadın şurasından- burasından hasta. Kadında ne bir karne- ne sosyal güvence- ne vesika- ne diploma. Üstelik ilk evliliğinden olma iki ufak çocuğu var ve aradığı en az bir ev, bir araba, kenarda fazladan para. Aradığı kendisi için harika bir eş, çocuklarına da kendi deyimiyle sahici bir baba.. Artık ne kadar sahici olacaksa…
Bir kere kadının yaşına ya da eş arayışına takılmadım. Zira herkesin her yaşta mutluluğundan yanayım. Kadının çocuklarına da takılmadım. Zira bu güzel varlıkların hayatın yeniden inşası için birer ceza olduğunu sanmam ve çocuklarına rağmen yeni hayatlar kurmuş bir dolu insan tanırım. Yeter ki gerçek ebeveyn ayarında sevgi dayatılamayacağı bilinsin ve ancak biraz saygı ve iyi niyetle yetinilsin. Bundan başka kadının hastalığına- çalışmamasına- saçına başına- diplomasızlığına da takılmadım. Hastalık çoğu kez nasıl kaderse, okumamanın adı da çoğu kez oku-y-a-ma-mak ya olabilir. Farkındayım.
Vurgulamaya çalıştığım başka bir şey.. Mesela, aynı kadının daha uygun bir eş adayı üzerinde durmaması gibi.. Mesela, sahip olmadığı ne varsa karşı taraftan alma gayreti.. Mesela, bir gönül işi olan evliliğe, elde hesap makineli ticari bakışı gibi… Mesela, verebileceklerini hiç hesaba katmadan almak istediklerini alt alta sıralayışı gibi.. Mesela, izleyiciler arasında oturan yaşlı bir kadının gayri ihtiyari aklından geçen “akıllım bunlara sahip olan adam zaten gider dilediği kadını alır, seni ne yapsın?” iç sesli uzaktan bakışı gibi…
Düşünüyorum da nasıl kadınlar olduk böyle? Ne zamandan beri kendi kalitemizi artırmak adına yan gelip yatarken, kaliteli adamlar sorar olduk böyle.. Ne zamandır kendi boyumuza bakmadan en uzun, kendi huyumuza bakmadan en iyi, kendi kazancımıza bakmadan en zengin, kendi diplomamıza bakmadan en eğitimli eşler arar olduk? Ne zamandır, bütün bunların ilerdeki en ufak tartışmada kafamıza atılacak birer kül tablası olduğunu hesaba katmadan savaşa silahsız girer olduk? Ve ne zamandır bizi ilerletecek birini beklerken yerinde sayar olduk böyle?…
Söyleyeyim. Her şey biraz doğduğumuz yerde başladı. Bizim doğduğumuz yerlerde kız çocukları hep iyi bir evlilik yaptırılmak üzere büyütüldü. Bizim doğduğumuz yerlerde iyi ailelerle- iyi akrabalıklar tesis edebilecek kız evlatlar birer sosyal statü vesilesi görüldü. Bizim doğduğumuz yerlerde babalar kızlarının doktor- mühendis- işletmeci oluşuyla değil, yerine damatlarının yazlıkları- arabaları- banka hesaplarıyla övündü. Bizim doğduğumuz yerlerde en iyi kocayı hangi kadın kaptıysa, en büyük saygıya o layık görüldü.
Durum böyle olunca biz, kendimize bazı özellikler katmak yerine, hep bazı özellikler sorar olduk. Durum böyle olunca biz, hiç bir şey yapmadan oturup elde çekirdek- ağızda ciklet- zulada sıfır marifet uzun mu uzun “liste”ler sıralar olduk. Durum böyle olunca biz, aynı özelliklerin bizde olup olmadığına bakmaksızın ev- araba- yazlık- iyi huy- iyi eğitim- lisan- boy- pos- endam daha ne varsa onu arar olduk…
Aslında erkeğin üstünlüğü bizi olsa olsa gururlandırırdı. Şairin dediği gibi içimiz gıcıklanırdı, gözümüzde ne kadar büyükse o kadar daha aşık olurduk. Aslında işimize de gelirdi, kışın sıcağında ısınır- yazın gölgesinde ferahlar- hayatı kolay kılar- şimdikinden az yorulurduk. Ama dönüp bir de kendimize baksaydık, karşımızdakinin yerine kendimizi koysaydık, bütün bu özelliklerden en bir kaçının da bizden istenebileceğini çözer ve en az aldığımızın yarısını verebileceğimiz eşler bulurduk.
Yani biraz da omuz vermeyi öğrenir, yaslanmaktan kurtulurduk.
Yaslanmayan ama omuz omuza duran kız çocukları yetiştirebilmemiz dileklerimle…
Hatice Olgun
Uyarı




















